Category: <span>Life</span>

Steven Frost, Rules of the Marquess of Queensberry, 2010

Son günlerde hızla tırmanan kadına karşı şiddet olayları ve cinayetler yeniden gündemimiz oldu. Bunun şimdilik en önemli (olumlu) etkisi ise İstanbul Sözleşmesi’ni savunma konusunda epeyce geniş bir toplumsal mutabakatın sağlanması, ‘Çıkalım!’cıların irice de olsa bir azınlıktan ibaret kaldığının iyice belli olması. Bu tabii ki meselenin sadece o sözleşmeyi savunarak çözüleceğini göstermiyor. Birincisi, sözleşme yürürlükte de olsa onu uygulatmak gibi bir sorun var, ki bu özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı (en azından bu haliyle) ortadan kalkmadan, ve kolluk ve yargı kurumlarının neredeyse tümüne egemen olan kadın, LGBTİ+ ve özgürlük düşmanı ittifak yenilmeden tam olarak mümkün değil. İkincisi, İstanbul Sözleşmesi de kadına karşı şiddetin ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin mutlak bir panzehri değil zaten: o sadece uluslararası bir yasal düzenleme; toplumsal ve kültürel yapıda köklü değişimler olmadan, yasanın uygulayıcıları o yasanın sadece lafzına değil esasına da ikna olmadan, sorunu kökünden çözmesi mümkün değil. Ancak, gene şimdilik kaydıyla, İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak, ‘İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! 6284’ü Uygula!’ diye haykırmak, bugün için en anlamlı politik mevziyi oluşturmamızı sağlayacağından, bu çekinceler askıya alınabilir.

Pınar Gültekin’in katledilmesinin ardından yaygınlaşan tartışmalardan biri de (‘Hak etmiş, zaten evli erkekle ne işi vardı, bağ evine neden gitmiş,’ gibi sabuklamaları saymıyorum bile), kadından yana görünüp ‘abi şefkatiyle’ edilen tavsiyeler. Hepsi de dönüp dolaşıp ‘Canım, kadınlar, siz de birlikte olacağınız erkeği doğru seçin,’ noktasına varıyor. Bu tavır, özellikle (ben dahil) erkeklere ilk duyuşta doğru, en azından bir tür haklılık barındırır gibi göründüğü için özellikle çok tehlikeli. Suçu kısmen de olsa dönüp dolaşıp kurbanın hanesine yazdığı için değil yalnızca. Birçok açıdan tehlikeli; ama ben, en azından benim aklımın başıma gelmesini sağlayan bir örnek üzerinden, bir yanını söylemek istiyorum.

İsim vermeyeceğim, ama Twitter’da, Pınar Gültekin’in kayboluşundan sonra ‘O da kayboldu, başına ne geldi acaba?’ diye gündeme getirilen bir kadın, ‘Merak etmeyin, sağ ve sıhhatteyim, lütfen bu paylaşımlara son verin, ailemin yanına dönmeyeceğim,’ mealinde bir paylaşım yaptı. En kötü ihtimali, yani hesabının ele geçirilmiş olabileceğini aklıma getirmek bile istemiyorum; umarım bunu yazan kendisidir ve gerçekten sıhhattedir. Bu tweet kadınlara ‘akıl verenleri’ uyandırmalı artık: Tabii ki yalnızca kadınlar değil hepimiz zaman zaman (bazen çoğu zaman) bize kötü gelecek, zararlı olacak, hatta geri dönüşsüz hasarlar verebilecek ilişkileri seçebiliriz. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Bu nedenlerin görünürde en yaygını (ve en azından başlangıç aşamasında toplumsal cinsiyetten bağımsız gibi görüneni), baba-egemen düzen tarafından doğum anından itibaren dayatılmış, nedensiz ve tabii ki haksız bir suçluluk duygusundan kaynaklanan kendine zarar verme ihtiyacı, ‘intropunitive’ (sanıyorum ‘özyıkımcı’ diye çevriliyor Türkçe’ye, sevimsiz bir çeviri ama ne yapalım), kendine yönelik bir şiddet duygusudur. Ailenin yasası özellikle cinsellikle ilgili her durumda yasaklar ve ‘suçlar’ üzerine kurulu olduğu için, her arzumuz, her fiilimiz, hatta her merakımız bile birer suç olur çıkar. Hele bu arzu, fiil ya da merak ‘normal’ olarak kabul edilen dizgenin dışında bir yere yöneliyorsa (ki ‘normal’ denilen şey sımsıkı bir cendere olduğu için çoğunlukla böyle olur zaten), daha kendimizi bildiğimiz andan itibaren suçlu kabul ediliriz. Üstelik ailemizin değer yargıları dışında bir referans sistemimiz de henüz oluşmamış olduğu için buna kendimiz de inanırız. O zaman hayatımızın geri kalanı, daha çocukluktan başlayan bu ‘suçumuzu’ cezalandırmaya çalışmakla geçebilir.

Bir kere daha düşünürsek, bunun da aslında toplumsal cinsiyetten sandığımız kadar bağımsız olmadığını görebiliriz. Erkekler her zaman orta ve uzun vadede bu özyıkımcı şiddeti dışarıya, öteki’ye yönlendirme şansına sahiptirler. Bu ‘öteki’ de kadınlar, çocuklar ve hayatlarını ‘normal’in dışında yaşayan (bunu bilerek seçen, ya da zaten başka türlü yaşayamayan) kişilerdir. Çoğu erkek kendine yönelik bu şiddetin acısını her gün bu ‘öteki’lerden çıkarır, kendi muhayyel ‘suçunu’ dışarıya yansıtır, hiç durmadan intikam alır. Bunu yapabilir, çünkü arkasında onu destekleyecek, haklı çıkaracak, en azından bahaneler sunacak devasa bir baba-egemen düzen vardır. Kadınlarsa bu ‘avantaja’ sahip olmadıklarından, uzun vadede de bu özyıkımcılık cenderesine yakalanır kalırlar; böylece de onları fiziksel ve duygusal olarak gerçekten yıkmak için hazır bekleyen eril şiddetin eline fırsat üstüne fırsat, bahane üstüne bahane geçmiş olur. Ancak bu, o şiddeti haklı çıkarmaz, tersine daha da alçakça, daha de korkunç hale getirir. Kadınların daha çocukluktan başlayarak kendilerini suçlu hissetmek zorunda bırakıldıkları yetmiyormuş gibi, bu ‘suç’ hayatlarının tümüne yayılır, çevrelerindeki, en yakınlarındaki erkekler tarafından tekrarlana tekrarlana bir yaşam tarzına, bir tür kadere dönüşür çıkar.

Ancak benim tartışmak istediğim esas konu bu da değil. Sözünü ettiğim tweetteki, odanın ortasında duran filin ta kendisi: Kadınlar (bazen erkekler de, ama büyük çoğunlukla kadınlar), kendilerine zarar verecek, aşağılayacak, dövecek, öldürecek erkeklere doğru salaklıklarından, saflıklarından ya da kendilerine zarar verme arzularından koşmuyorlar. Daha doğrusu, onlar bir şeye, birine doğru koşmuyorlar zaten; bir şeyden kaçıyorlar. Kaçtıkları şey ise o tweette ‘dönmeyeceğim’ denilen kurum, yani ‘aile’. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun Mart 2020 Raporu’nda şunu görüyoruz: ‘Mart ayında öldürülen 29 kadının 4’ünün kim tarafından öldürüldüğü tespit edilememiştir. 9’u evli oldukları erkek, 5’i birlikte oldukları erkek, 4’ü tanıdık/akraba, 2’si eskiden evli olduğu erkek, 2’si oğlu, 1’i babası, 1’i eskiden birlikte olduğu erkek, 1’i de kardeşi  tarafından öldürülmüştür.’ Yani kısacası, faili belli 25 cinayetin 17’si koca/eski koca/partner/eski partner tarafından, 8’i, yani neredeyse üçte biri ise ‘aile’ tarafından işlenmiş. Yani kadınlara karşı suçlar yalnızca kocalar, partnerler ve sevgililer tarafından işlenmiyor, ‘aile’ kurumu da en önemli suç ortaklarından biri.

Ancak ‘aile’ esas olarak ‘öldürdüğü’ için kaçılan bir şey değil, o, işin ifrada varmış kısmı: Tersine öldürmek yerine bastırdığı, ezdiği, sürekli, sonu gelmeyecek gibi görünen bir fiziksel, duygusal ve psikolojik şiddet uyguladığı için kaçmaya çalışıyor kadınlar oradan. Baba ve ağabey yasaklarından, hakaretinden ve dayağından, baba/amca/dede tacizinden ve bazen tecavüzünden, belki de bunlar kadar beter olan anne sessizliğinden ve suç ortaklığından o kadar yılıyorlar ki kadınlar, bu ‘şefkat ve huzur’ kurumundan kurtulmanın hayaliyle yaşar oluyorlar. Çoğu kadın buradan ‘kurtulmak’ için, fazlaca kılı kırk yarmadan, biraz insana benzeyen, ele geçirme/fetih aşamasındaki her erkek gibi ‘anlayışlı/aşık/sevecen’ görünen (ama bunu biraz becerikli bir şekilde yapan, tercihan çizdiği görüntüye kendisi de inanan) ilk adaya doğru hızla uzaklaşıyor. Tabii ki o ‘anlayışlı/aşık/sevecen’ görüntü, fetih harekatı tamamlanınca hızla (ya da yavaşça, kişiye göre değişir) sona eriyor, kadınlar da yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını, ya da daha acımasız olan İngilizce versiyonunu çevirirsek, ‘Tavadan kaçıp ateşe düştüklerini’ fark ediyorlar sonunda. Bu aşamada siz ne kadar ‘Kadınlar, birlikte olacağınız erkeği doğru seçin!’ tavsiyesi verirseniz verin, iş işten geçmiş oluyor zaten.

O yüzden iyisi mi, biz erkekler bu tavsiyeleri bir yana bırakalım. Şiddete uğrayan, öldürülen kadınlar salak değil, gönüllü de değil, şiddetten, ölüm riski altında yaşamaktan sapıkça bir zevk de almıyorlar. Onları baba evinin fiziksel/duygusal/psikolojik şiddeti ile koca evinin fiziksel/duygusal/psikolojik şiddeti arasında, kırk katır ile kırk satır arasında çaresiz kılan, bu ikisinden başka gidecek yer, varolacak alan bırakmayan baba-egemen düzenin elinden kurtulmanın kendilerince bir yolunu ararken berhava olup gidiyorlar.

Eğer ‘abilik etmeye’ çok hevesimiz varsa, bu çıkışsız düzenin neresinden kırılacağını, nasıl bozulacağını, kadınlara kendi başlarına, baba ya da koca kanadı altına girmeden varolabilecekleri hayat alanlarının nasıl açılabileceğini düşünerek başlayalım işe. O alanları biz açmayacağız, yollarından çekilsek, araziyi ‘fuzuli işgal’ etmesek yeter. Ve bunu yaparken de nalıncı keseri gibi kendimizden yana yontmayalım, önce hangi ayrıcalıklarımızdan nasıl vazgeçebileceğimizi hesaplayalım (‘Hepsinden!’ demeyelim aceleyle, yalan olur). İlk olarak da o ‘Öğüt verme, farklı erkek olma, öteki erkeklere benzememe ayrıcalığımızı’ bir yana bırakmakla başlayalım; böylece en azından samimi olabileceğimize dair bir ipucu vermiş oluruz kadınlara.

Gender Life Politics

Bu yazı 2008’de Çokbilmiş Özne içinde yayınlanmış olan 'Madunların Küstahlığı' yazısının içinden alınmış ve küçük değişikliklerle ‘madun’ ve ‘lümpen’ kavramları arasındaki tekinsiz ve tehlikeli ilişkileri tartışmayı hedefleyen bağımsız bir denemeye dönüştürülmüştür. Bu paylaşımı yapmak için beni kışkırtan, Metin Solmaz’ın Duvar’da yayınlanan ‘Nedir Lümpen? Lümpen Emektir’ başlıklı yazısı oldu. Yanlış anlaşılmasın, maksadım eleştirmek ya da karşı çıkmak değil, destek olmak; nitekim Solmaz’ın yazısının bütünündeki halet-i ruhiyeye neredeyse tümüyle katılıyorum. Maksat tartışmayı genişletmek ve dolaylı yoldan da olsa, son zamanlarda hepimizin gündemini bir şekilde işgal eden ‘popülizm’ tartışmasına bağlamak.

Zaman zaman içine belirli bir olumlama dozu da katarak ‘aç sınıfın laneti’ dediğimiz şey, yani madun kesimlerin öfkeli, yıkıcı davranışları, devrimci, dönüştürücü olmaktan ziyade intikamcıdır. Kuşkusuz bu noktada sözünü ettiğimiz kesim daha belirli ve sınırlı bir madun tabakası, geniş anlamda ‘halk’ diyebileceğimiz çoğunluğun içinden ve ona sığınarak konuşan, ama sesi çok çıkan ve kolayca görünür olan kesim; henüz proleter olamamış / asla proleter olmayacak, ancak gene de yoksul, eğitimsiz, iktidarsız olan kesim, yani kısacası, 19. yüzyılda lümpenproletarya olarak tanımlanan sınıf.

Kişisel olarak deneyimlediğim bir örnek bu sınıfın davranış biçimi hakkında daha iyi fikir sahibi olmamıza yardımcı olabilir: İstanbul orta sınıfının ve aydın çevresinin şehri terkettiği yaz aylarına denk düşen bayram günlerinde, şehir merkezi, özellikle de Beyoğlu, ‘varoşlardan’ gelen gençler tarafından neredeyse istila edilir. Bu bölgenin müdavimleri tatildedir, onların yerini ise ‘madunlar’ almıştır. Bu ‘madunlar’ genellikle 15-25 yaşları arasındadır ve neredeyse hepsi de erkektir. Topluca yürürler, etraflarına ürkek ve düşmanca bir tavırla bakarlar ve her fırsatta sözlü ya da fiili cinsel tacizde bulunmaya eğilimlidirler. Böyle bir günde Beyoğlu’nda yürürken, 15-20 kişilik bir ‘madun delikanlı’ grubuyla karşılaştım. Birbirlerine sokulmuş, blok halinde yürüyorlardı ve ortada görünür bir neden olmamasına rağmen son derece öfkeliydiler. Yürüyüşlerinin bir noktasında topluca slogan atmaya başladılar. Attıkları slogan şuydu: ‘Sikilmiş sosyete!’ Şimdi, bu öfkenin haklı nedenleri olduğu, o sloganın anlaşılabilir olduğu söylenebilir. Bu delikanlı grubuna sınırlı bir sempati bile duyulabilir. Ancak tarif ettiğim durumdaki çok temel ve çok vahim bir yanlış görüldüğünde, bu madun davranışının gerisinde yatan tekinsiz ve dehşet verici sır da çözülebilir hale gelir: Bu sloganın atıldığı gece, Beyoğlu’nda sosyete filan yoktu. Orada olanlar alt-orta sınıftan insanlar, uzun saçlı rock’çu gençler, tatile gitmemiş/gidememiş bohem entelektüeller ya da tıpkı o gençler gibi bu ‘eğlence mekânını’ merak edip gelmiş alt- ya da orta-orta sınıftan genç kızlar ve delikanlılardı. Ancak bizim madun varoş delikanlılarının gözünde bunların tümü (ki bu ‘bunlar’a ben de dahildim), ‘sosyete’ idi. Oysa ‘sosyete’ o sırada güneyde bir yerlerde, gece kulüplerinde ve diskolarda eğleniyordu. En seçkinleri zaten yurt dışındaydı. İstanbul’da kalanlar ya o gençlerin kapısının önünden bile geçemeyeceği eğlence yerlerinde, ya da yüksek güvenlikli, korumalı ve güvenlik kameralı sitelerindeydiler. ‘Sikilmiş sosyete!’ sözlü tacizine maruz kalan bizler ise sosyete filan değildik.

Eğer bu hedef kaymasının nedeninin masum bir yanlış değerlendirme, kendisinden olmayan herkesi düşman sayma, ya da öfkesini elinin ulaşabileceğinden çıkarma gibi ‘anlaşılabilir’ bir şey olduğuna inansaydım, sorun olmazdı. Ama o madun gençlerin önemli fantazilerinden birinin gerçek sosyetenin eğlence yerlerinde ya da yüksek güvenlikli sitelerinde güvenlik görevlisi ya da fedai olmak ve o gece ‘sosyete’ dedikleri orta sınıf üyelerini çoğunlukla maksadını aşan bir şiddetle bu yerlerin kapısının önünden bile geçirmemek olduğunu düşündüğümüzde, ‘aç sınıfın laneti’ mitinin büyüsü de bozulur. Madunların id-kötülüğü[i] hemen hemen her zaman en ayrıcalıklı sınıfların uzun vadeli amaçları için istihdam edilebilir ve hemen hemen her zaman ortadaki sınıf ve tabakalara, uzun vadede de bu toplumsal yapıyı değiştirmeyi hedefleyenlere yönelir.

Çünkü ‘madunlar’, yani sınıfsal olarak değil de yalnızca yoksullukları/yoksunlukları ile tanımlanan kesimler, ve esas olarak da bunların içindeki, en çok bağırdığı ve göründüğü için diğerlerini temsil ediyormuş gibi görünen azınlık, yani lümpenler, bu toplumsal yapının değişmesini değil, sürmesini isterler. Daha doğrusu bu toplumsal yapının sürmediği bir durumu hayal edemezler. Çünkü yalnızca bu hakimiyet ilişkisi ile/içinde tanımlanmışlardır, dolayısıyla bu hakimiyet ilişkisinin ilga olduğu bir durum, onların işgal ettiği konumu da ortadan kaldıracak, onları bir anlamda yok edecektir. Madun konumunda olmanın öfkesi, o çok güçlü ve tehlikeli toplumsal potansiyel, içinde madun oldukları yapıyı değiştirmeye değil de, intikam almaya yöneldiğinde ise, aynı hakimiyet ilişkisini yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz: Yenilseler de, geçici zaferler de elde etseler, birilerinin ötekilere sistemli ve tutarlı olarak kötülük edebildiği, onları ezebildiği, aşağılayabildiği ve sömürebildiği bir toplumsal yapının savunucusu olurlar ister istemez. Çünkü bu toplumsal yapı bir değişse, intikam şansları da ellerinden alınacaktır.

Kapitalizm onları ideolojik olarak en rahatça ve en ilksel yerden (id-kötülüğünden) yakalayabildiği için, en kolay yönlendirilebilen/kullanılabilen kesim de onlardır. Nitekim, Marx ve Engels bu potansiyeli daha 1848’de, Manifesto’da görüp gerekli uyarıyı yaparlar:

‘Tehlikeli sınıf’ [lumpenproletariat], toplumun süprüntüleri, eski toplumun en alt katmanlarından atılmış olan ve pasif bir biçimde çürüyen kitle, şurada burada proleter devrimi tarafından harekete geçirilebilir; ancak hayat şartları onu daha ziyade gerici entrikaların rüşvetle satın alınabilen aracı haline getirmeye eğilimlidir.[ii]

Yani kısacası, ‘en fazla sömürülen, en mağdur olan, en devrimci olacaktır,’ denklemi temelinden yanlıştır. Devrimciliğin, ya da dönüştürme iradesinin, sömürülmekle, zulmedilmekle, aşağılanmakla, yok sayılmakla hiçbir kategorik nedensel ilişkisi yoktur. Bütün bunlar sizi öfkeli, kindar, intikamcı ya da isyancı yapabilir, ama devrimci yapamaz. Kuşkusuz kendine ‘devrimci önderlik’ vehmeden birileri, bu öfkeyi, kini ve isyancı, patlayıcı potansiyeli madunların iradelerinin dışında ve üstünde yönlendirebilecekleri, bunları devrimci bir mecraya akıtabilecekleri hayalini kurabilir. Ancak sular durulduğunda yönlendirilenlerin, kullanılanların kendileri olduğunu göreceklerdir. 1792–96 arasında Jakobenler ‘kara kalabalığın’ öfkeli, isyancı potansiyelini devrimi kalıcılaştırmak için kullandıklarına inanıyorlardı; oysa kendileri o kalabalığın kininin oyuncağı oldular, sırf o doymak bilmeyen, nesnesi belirsiz, intikamcı arzuyu tatmin etmek için sonu gelmeyen idam kararları verdiler, sonunda kendileri de bir bir ortadan kalkarak meydanı o kara kalabalığın gerçek temsilcisine, Napoleon Bonaparte’a bıraktılar. Tekrar söylemek gerekirse, Jakobenizmin sorunu (yalnızca) ahlaki açıdan düşük olması değil, başarısızlığa mahkûm olmasıdır (da).

Madunların denetimsiz ve nedenini kendilerinin de anlamadıkları öfkeleri, onları (zaman zaman kullanan için de tehlikeli olabilecek) dolu bir silaha dönüştürür. Bu ‘madunların’ erkek egemenliğiyle hiçbir sorunları yoktur, sadece arada bir televizyonda gördükleri manken kadınların niye kendilerine de kısmet olmadığını anlayamazlar; o yüzden de kendilerini tecavüz konusunda hak sahibi ve yetkili görürler. Araba isterler, alamadıklarında orta halli memurun yol kenarına park ettiği orta halli arabasını büyük bir keyifle çizerler, ama seçkin eğlence yerlerinde park görevlisi olup çok daha lüks arabaları iki dakikalığına (park ederken) kullanma hakkı karşılığında canlarıyla korumaya gönüllüdürler. Adaletsizliğe bir itirazları yoktur; sadece adaletsizliği yapanların kendileri olmasını isterler. Para denilen büyülü gücü sorgulamazlar; sadece kendilerinde olmamasına tahammülleri yoktur, o yüzden çalarlar. Bohem görünüşlü insanları, uzun saçlı, küpeli ve dövmeli orta-sınıf delikanlılarını ve mini etekli orta-sınıf kızlarını sözle ve fiilen taciz etmeyi çok severler, ama bodyguard olup, çok daha abartılı bir ‘öteki-bedene/öteki-surete’ sahip insanların eğlendiği lüks gece kulüplerinin kapısında, onları korumayı da görev bilirler. Çete kurup kendilerinden farklı insanlara, ‘ötekilere’ saldırdıklarında ise, bu çeteler genellikle devlet ya da ‘derin devlet’ tarafından yönlendirilebilir, hatta eşgüdüm altına alınabilir (Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi). Ancak öte yandan bu öfkeleriyle ‘solcu’ ya da ‘devrimci’ bir yapının içine sızdıklarında da ortaya çıkan şey, o bulaşıcı id-kötülüğünün bu ‘solcu’ ya da ‘devrimci’ yapıları hızla çürütmesi olur. Şiddet kendisi için bir amaç haline gelir, kısa bir sürede egemenleri değil diğer ‘solcu’ ve ‘devrimcileri’ hedef almaya başlar ve çeşitli intihar eylemleriyle son bulur. İd-kötülüğünün en büyük sorunu, sonunda kendisinin taşıyıcısı olan benliği de imha etmek zorunda olmasıdır; bu da bizi fazla rahatlatmamalı, çünkü bu imha sırasında, tıpkı bir canlı bomba gibi, yakınındaki her şeyi de berhava edecektir.

Türkçede genellikle kullandığımız hakaret anlamındaki küstahlığın değil de, arrogance anlamındaki, yani kendisinden fazlasıyla emin olmanın getirdiği kibir ve kabalık anlamındaki küstahlığın, ‘muktedir olma’ kavramıyla yakın bir ilişkisi var. İngilizcedeki ‘I can’ (‘yapabilirim/muktedirim’) ifadesi, küstahlık söyleminin merkezini oluşturuyor. Türkçede ise işin sırrını çözmek çok daha kolay, çünkü ‘muktedir’, ‘iktidar’dan türeme bir kelime zaten. Küstahlık iktidarın dolaysız bir sonucu. Ya da, daha doğru bir deyişle, iktidar kendisine sahip olanı, muktedir olanı, ‘yapabilir’ olanı küstahlaştırıyor. Demek ki herhangi bir hakimiyet ilişkisinde, hakim olan aynı zamanda da küstah olmak durumunda. İktidar ona kendinden emin olma, kendinden fazlasıyla emin olma hakkını veriyor. Eğer doğrusunu bildiğinizden fazlasıyla eminseniz, hatalı, cahil, kötü niyetli, hain olduğundan emin olduğunuz kişilerin yakınma ve sızlanmalarını dinleyerek fazla vakit kaybedemezsiniz. Onları kibarca, ama kibarlık sökmüyorsa, kabaca, o da sökmüyorsa zor kullanarak, dayak, hapis, idam sehpası tehdidiyle susturmanız gerekir. Bunun için muhtaç olduğunuz iktidar, zaten kendinizden bu denli emin olmanızı sağlayan şeydir.

Görüldüğü gibi kendinden eminlik ve iktidar tam bir kapalı döngü oluşturuyor. Kuşkusuz sözünü ettiğim yalnızca politik iktidar değil: Akademik iktidar, üretim birimleri içindeki iktidar, aile içi iktidar, sokaktaki kaba kuvvete dayalı iktidar, hatta arkadaşlar arasındaki ağzı iyi laf yapmaya ve karizmaya dayalı iktidar, hepsi aynı kapıya çıkar: Muktedirseniz, fazla itiraza tahammülünüz olmayacaktır. Sokak kavgasındaki, köşe yazarları ya da politik liderler arasındaki, veya aile içindeki (kocanın karısına ya da ebeveynin çocuğa söylediği) ‘Çok konuşma!’ horozlanması ile, başbakanın vatandaşa söylediği ‘Ananı da al git!’in, ya da muhalefete söylediği ‘Onlar çelik çomak oynasınlar’ın arasında yapısal bir fark yoktur. Biri kol kuvvetine, diğeri ‘derin devlet’ ilişkilerine, öteki anne-baba olmanın gücüne, sonuncusu ise açıkça devlete sahip olmanın gücüne dayanarak tahammülsüz, kibirli bir kabalık gösterisinde bulunmaktadır. Hepsi de karşı taraftan, muktedir olmayandan, madundan gelecek yakınma ve sızlanmaların hiçbir hükmünün olmayacağını çok iyi bildikleri için, yapıları gereği küstahtırlar.

Muktedirlerin, iktidar sahiplerinin, egemenlerin küstahlığını sergilemek için fazla örnek aramaya bile gerek yok. Gündelik hayatımızın her anı bu küstahlıkla örülü zaten. Ancak buradaki tartışma egemenlerin küstahlığı/madunların tevazu dolu zarafeti ikiliği üzerine kurulu değil. Egemenlerin küstahlığı aralıksız bir biçimde kendi karşıtı olan madun küstahlığını üretir. Madun küstahlığı egemen küstahlığına karşı dolaysız bir tepki ve onun doğrudan karşıtı olarak ortaya çıktığı için, onun unsurlarıyla ve onun parametreleri içinde oluşmuştur ve egemenlik ilişkisinin ilgasını değil, yalnızca egemenlik ilişkisindeki konumların değişmesini talep eder. Madunun egemene özenmesini temsil eder. Kuşkusuz bu özenme (birkaç istisna dışında) asla hedefine ulaşamayacağı için derhal hasete ve oradan da şiddetli bir kine dönüşecektir. Sonunda varılan bu kin, dışarıdan bakanlar için haklı bir sınıfsal öfke ve değişim dinamiği (‘aç sınıfın laneti’) olarak algılanabilir ki, bu yanlış-tanıma tam da sahici sınıfsal öfkeyi ve değişim dinamiklerini gözden gizleyeceği için son derece tehlikelidir.

Madun küstahlığı, yani egemene öykünerek onun düşünce davranış biçimlerini ödünç almak ve bunu hem abartılı hem de ‘tam uymamış’ bir biçimde geri yansıtmak, zaman zaman acıklı, ama zaman zaman da tehlikeli sonuçlar doğurur. Mahallenin kabadayı ve bileği güçlü delikanlısının zorbalığı tanınabilir ve bununla mücadele edilebilir; ancak daha tehlikeli olan aynı mahalledeki çelimsiz, kavruk oğlanın durmadan dayak yese bile vazgeçmediği peşinizden dolaşarak bir yandan ağlayıp sümüğünü çekme bir yandan da galiz küfürler savurma tavrıdır. İlki açık bir düşman olarak tanınabileceği için tedbir almak, meydan okumak ve en sonunda dayanışma yoluyla alt etmek mümkündür; ikincisi ise sonunda mutlaka sizi arkadan vuracağı için karşısında durmak daha güçtür. Hrant Dink’in katledilmesinde karşımıza çıkan tabii ki bu ikinci tür küstahlıktır: Küstah madun küstah egemene kızar, ondan için için nefret eder, fakat onunla doğrudan karşılaşmaya cesareti olmadığı (ya da böyle bir karşılaşmanın koşulları oluşmadığı) için şuursuz bir yer değiştirme mekanizması ile başka bir hedefe yönelir. Egemenin dilini ve ideolojisini ondan daha abartılı bir biçimde benimseyerek onun düşman olarak işaret ettiği hedefin ‘kafasına sıkar’; arkadan, kalleşçe. Egemenin saldırı biçimi ise zapt-ü rapt altına alınmış bir adalet sistemi ve kolluk kuvvetleridir: Mahkemede kendinizi savunabilirsiniz, ya da yerel veya ulusaşırı bir dayanışma içinde bu yapının değiştirilmesi, ortadan kaldırılması için mücadele edebilirsiniz; örgütlenebilirsiniz. Arkadan ‘kafaya sıkan’ küstah maduna karşı ise savunma, dayanışma şansınız çok daha azdır. Ancak her şey olup bittikten sonra, meydanlarda ‘Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz!’ diye haykırabilirsiniz ki bu da katilin (zaten hayattan umabileceği en iyi şey olan) hapishanede bir kahraman ve dışarıda da diğer küstah madun adayları için bir rol modeli olmasını engellemez.[iii] Demek ki madun, kendisini madun kılan egemenlik ilişkisinin parametreleri içinde kaldığı sürece ezik madun/küstah madun ikiliğinin dışına çıkamayacaktır. Bu durumu kalıcılaştırıp içinden çıkılmaz bir hale getiren şey ise, tüm madunları temsil ediyormuş rolünü oynamaktan asla vazgeçmeyen lümpenleri gerçekten de bu temsilcilik konumunda görmektir. Oysa böyle bir temsil ilişkisi bir hayalden ibarettir. Lümpenler hakim sınıfların paralı askerleri olmadıkları sürece, kendilerinden başka hiç kimseyi temsil etmezler; oldukları zaman ise başımıza neler geldiğini ve gelebileceğini tarife gerek bile yok.

[i] Žižek’in sık sık sözünü ettiği ‘id-kötülüğü’, kişisel çıkar arayışından (ego) ya da ‘yüce bir amaçtan’ (süperego) kaynaklananların dışında kalan, salt dürtüsel bir saikle yönelinen kötülüktür. Hepimizde varolan, ancak süperego denetimiyle frenlenebilen, ama toplumsal kutuplaşmanın arttığı, adalet sisteminin çürüdüğü, hakim sınıfların iktidarda kalabilmek için kalabalıklardaki bu eğilimi yaşatmak desteklemek ve arttırmak zorunda olduğu dönemlerde iyice görünür hale gelen şeydir id-kötülüğü.

[ii] Marx ve Engels, Komünist Manifesto, 1848.

[iii] Nitekim Hrant Dink’in katlinin habercisi, bir yıl önce ‘kazayla’, yanlış hesap sonucu serbest bırakılıp sonra yeniden içeri alınan Mehmet Ali Ağca’nın özgürlük günlerinde yaşanan bir olaydır. O günlerde oynanan bir Malatyaspor maçında tribünlerdeki yüzlerce genç küstah madun adayı, ‘Malatya’da doğdu / Papa’yı da vurdu / Helal olsun sana / Mehmet Ali Ağca’ diye bağırmışlardı. Rol modeli Ağca olduğu sürece, bu tür katillere vereceğiniz (idam dahil) her ceza aslında bir ödüle dönüşecektir

Life Politics


This is the second (and considerably edited) version of my 2007 essay of the same name. Time passes, I get old, so does my writing. The part about the ambiguous attitude towards covering (‘türban’) was completely outdated and ‘Duh!’ in 2020 (although my attitude is the same), so it was replaced by a both more universal and more contemporary discussion on death penalty. Also the ending, which was not only ‘ambiguous’ but also a bit confused and evasive, is a little more (I hope) to the point this time. The rest is almost the same, although here and there there are some stylistic interventions. I owe a great deal (for all the updates) to Ezgi (Keskinsoy), who cannot help herself to comment on the content whenever she has the chance. Thank you Ezgi!


Between the deliberate falsehood and the disinterested inaccuracy it is very hard to distinguish sometimes… To deceive deliberately – that is one thing. But to be so sure of your facts, of your ideas and their essential truth that the details do not matter – that, my friend is a special characteristic of particularly honest persons… She looks down and sees Jane Wilkinson in the hall. No doubt enters her head that it is Jane Wilkinson. She knows it is. She says she saw her face distinctly because – being so sure of her facts – exact details do not matter! It is pointed out to her that she could not have seen her face. Is that so? Well, what does it matter if she saw her face or not – it was Jane Wilkinson… She knows. And so she answers questions in the light of her knowledge, not by reason of remembered facts. The positive witness should always be treated with suspicion, my friend. The uncertain witness who doesn’t remember, isn’t sure, will think a minute – ah! yes, that’s how it was – is infinitely more to be depended upon!

Hercule Poirot in Lord Edgware Dies by Agatha Christie, 1933.

The more precisely the position is determined, the less precisely the momentum is known in this instant, and vice versa.

Werner Heisenberg, Uncertainty Paper, 1927.

In 1933, Hercule Poirot, the fictional sleuth of Agatha Christie who solves every puzzle using his ‘little grey cells’, demonstrates the futility of ‘positive knowledge’, how it goads its (supposed) possessor into ignoring the details, and since facts not yet framed in a semantic context always assume the character of details, into ignoring the facts, hence bending, distorting, recreating and misrepresenting them in order to conform to a pre-existing, a priori ‘knowledge’. Werner Heisenberg, however, precisely six years before Poirot, demonstrates the impossibility of such knowledge, basing his argument (as a proper scientist always should) not on the undesirable consequences of presumed positive knowledge, but rather on its premises: ‘But what is wrong in the sharp formulation of the law of causality, ‘When we know the present precisely, we can predict the future,’ is not the conclusion but the assumption. Even in principle we cannot know the present in all detail.’ (Heisenberg 1983) What Heisenberg suggests actually coincides with Poirot’s argument: The further we go into detail in our investigation of physical phenomena, the less precise we get. The problem arises when we do not acknowledge this fact and believe our knowledge (of larger, more general physical phenomena) to be absolute, applicable to everything in existence, from the movement of galaxies to the movement of photons and electrons. Therefore, the more we believe our presumed knowledge to be certain, the more likely we are to ignore the minute details (the momentum and/or the position of an electron, for instance) which do not conform to this knowledge. To be sure, the 1926 discussion between Heisenberg and Einstein makes a specification as to the nature of this ‘knowledge’: While Heisenberg tries to specify observable/knowable phenomena with regard to measurability, Einstein challenges him to suggest that observability is directly connected with conformity to a certain theory:

Heisenberg: ‘One cannot observe the electron orbits inside the atom. […]but since it is reasonable to consider only those quantities in a theory that can be measured, it seemed natural to me to introduce them only as entities, as representatives of electron orbits, so to speak.’
Einstein: ‘But you don’t seriously believe that only observable quantities should be considered in a physical theory?’
‘I thought this was the very idea that your Relativity Theory is based on?’ Heisenberg asked in surprise.
‘Perhaps I used this kind of reasoning,’ replied Einstein, ‘but it is nonsense nevertheless. […] In reality the opposite is true: only the theory decides what can be observed.’ (Heisenberg  1969)

Isn’t this exactly what Poirot was criticizing? To bend observable facts in order for them to conform to a pre-conceived knowledge, of a certainty? It seems to be so, unless we take into account a (seemingly) slight shift in terminology: While Poirot is talking about knowledge (even positive knowledge) Einstein is referring to theory, that is, theoria, that is, a gaze, an outlook, an Anschauung. Theory, in the most basic sense of the term, is the way you look at things, and therefore, it goes without saying that it ‘decides what can be observed.’

Knowledge, on the other hand, is something arrived at, and once you arrive there, there is no room for uncertainties: So if details (facts) tend to create unwanted uncertainties, it goes without saying that you should ignore or distort them. Theory is based on uncertainties; the gaze shifts, wanders, wonders, takes in new data, changes, mutates: it represents the uneasy equilibrium of a priori and a posteriori. Positive knowledge, on the other hand, once established, becomes fixed; it doesn’t look anymore, it tells facts what they ought to be: it represents the hegemony of a priori over a posteriori. In short, once the theoretical act coagulates into knowledge, which will become, in the blink of an eye, preconceived knowledge, and loses its self-reflexivity, it becomes a peril, rather than an asset, for further knowledge.

In this sense, positive knowledge, that is, knowledge unquestionably certain of itself, has the possibility of becoming the bedrock of what we today call Fundamentalism, once the gaze is fixed. But wait, Poirot’s uncertain witness will say, isn’t the same positive knowledge also the basis of the Enlightenment, what we know today as the diametrical opposite of Fundamentalism? Nonsense, the positive witness will answer, the same thing cannot be the basis of two diametrically opposite entities, can it now? The uncertain witness remains ambiguous and demands (or requests, depending on their predilection) a further examination of the concepts of ‘Fundamentalism’ and ‘Enlightenment’, with which I will try to comply.

Life Philosophy Politics